Din Adamı Olarak Nasreddin Hoca

Din Adamı Olarak Nasreddin Hoca Nasreddin Hocanın dini yönü imam hocalık anlayışı yönü

 

 

Hoca, doğduğu köyde, Sivrihisar’da ve Akşehir ve civarındaki kimi yerlerde imamlık ve vaizlik de yapmıştır. O bir din adamı olarak da farklı özellikler atışır. Öncelikle, din anlayışı hurafelerden tamamıyla uzak bir anlayıştır. Sorulan sorulara İslâm’ın ruhuna uygun akılcı cevaplar verir ve muhataplarının anlayacağı bir dil kullanır.

 

Fıkralarında onun bu özelliği de çok açık olarak görülür. Bunlardan birimsi şöyledir: Köylünün keçisi uyuz olur. Ona keçisini kara sakız ile tedavi etmesini söylerler. Adam, bu söze inanmayarak Hoca’ya gelir ve keçisini, nefesinin keskin olduğu gerekçesiyle Hoca’nın okumasını ister. Hoca’nın cevabı şöyledir: “Nefesim keskindir ama kara sakız fayda etmez. Ben nefes edeyim, zararı yok. Sen de biraz kara sakız alıp keçiye sür”

Köylüye verilen bu cevapla ona hem işin doğrusu anlatılmış olur hem de bu öğreticilik ve din adına aydınlatma yapılırken muhatabını kırmamış olur.

 

Bir gün yine Hoca’ya bir kadın gelerek kızını şikâyet eder ve sürekli tartıştıklarını söyler ve Hoca’dan bir muska yazmasını ister. Hoca da “Hanım biliyorsun ki ben artık çok yaşlandım. Nefesimin gücü kalmadı. En iyisi kızına sen koca bul. O ona muska da yazar nefes de eder. Bir de çocukları oldu mu işi başından aşar. Kızın böylece mum gibi yumuşak, melek gibi sakin olur.”der.

 

Başka bir fıkra da şöyledir: Bir gün Hoca’ya iki kadın gelir. Yaşlısı genç olanı gösterir Hoca’ya ve suçlayarak der ki: “Hoca efendi, bu benim gelinim üç yıldır çocuğu olmuyor. Bir muska mı yazarsınız, dua mı okursunuz? Ne olur bir çare…”der.

 

Hoca, geline dönerek der ki: “Kızım, soyuna çekmiş olmayasın. Acaba anan da mı çocuksuzdu?”

 

Bu fıkrada da Hocanın bir din adamı olarak tutumu yine aynıdır. Kızın probleminin asıl kaynağını belirtir ama muhatabını da yine incitmez, aşağılamaz. İkinci fıkrada da aynı tutumla birlikte gelinini aşağılayan kaynanaya da bir ders verilmiş olur.

 

Hoca, dine bağlı olarak gelişen yanlış tevekkül anlayışına da karşıdır. Konakladığı bir handa tavan ağaçlarının iyice çürüdüğünü görünce hancıya tavanı tamir ettirmesi söyler. Hancı da “Sen ne biçim Hocasın. Bilmiyor musun ki her varlık kendi dilince Allah’ı zikreder. Bu ağaçlar da gıcırdayarak zikir ediyorlar” deyince Hoca “Biliyorum da” der. “Ya zikrederken coşup secdeye kapanırlarsa… Ondan korkuyorum.”

 

Tedbirsiz tevekkül anlayışının bundan daha güzel bir eleştirisi olamaz. Burada da yine dikkat çeken özellik aynıdır: Muhatabını kırmamak ve onun kurnazlığına nükte içinde karşılık vermek.

 

Hoca’nın bu duyarlılığı ile, yaşadığı devrin din anlamında da karışık olan yapısında nasıl bir uyarıcılık görevi yaptığı hemen anlaşılır. Yine bir gün şiddetli bir yağmur başlar. Hoca, pencereden dışarıyı seyrederken yağmurdan koşarak kaçmak isteyen bir komşusuna neden koştuğunu sorar. O da “Rahmet yağıyor. Islanmamak için kaçıyorum.” der. Hoca “Hiç Allah’ın rahmetinden kaçılır mı? Diye sorar. Komşusu dinen bir hata yaptığını düşünerek ağır ağır yürümeye başlar ve tabi ki sırılsıklam olur. Birkaç gün sonra ise yağmurdan kaçan bu defa Hoca’nın kendisidir. Tesadüf bu ya, komşusu duruma tanık olur ve Hoca’ya “Hiç Allah’ın rahmetinden kaçılır mı? Diye sorar. Hoca da “Rahmeti çiğnememek için” şeklinde cevap verir.

 

Şimdi burada yine kurnazlık gibi görünen olayın arkasında farklı bir taraf vardır. O da şudur: Hoca hurafelerle mücadele etmektedir. Fakat bunun uygun zamanın kollar. Böyle bir zaman yakalayınca da muhatabına dersini verir. Burada “Allahın rahmeti” kelimesi dikkat çekicidir. Bu durum insanların dini anlamda istismarında bu kutsal kavramların nasıl kullanıldığı ele alınmaktadır. Nitekim komşusu Allahın rahmetinden kaçılır mı deyince tutumunu değiştirmiştir.

 

Hoca, böylece hem hurafelerle mücadele etmekte hem de bunlara inanlara doğruyu göstererek onları eğitmektedir.

 

Hocanın insanlara İslami kuralları emir ve yasakları öğretme tekniğindeki bu ilginç tutumuna bir örnek de şu fıkrasıdır: “Hoca, komşusundan bir gün ödünç bir kazan alır.

Verirken de içine bir tencere yerleştirir. Üç beş günü sonra tekrar bir kazan alır fakat iade etmez. Durumu merak eden komşu Hocaya gelip kazanını sorar. Hoca da: “Kazan öldü” cevabını verir. Komşusu “ Kazan bu nasıl ölür? deyince, Hoca da “Doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun” der.

 

Muhtemeldir ki, bu komşu faizle iştigal eden bir insandır. Böyle bir insana yaptığı için dinen yanlışlığını, ve eşyanın tabiatına aykırı olduğunu başka nasıl böyle etkili anlatabiliriz ki..Bu, tür anlatım, bir tebliğ yöntemidir.. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma ilkesinin bir başka şeklidir bu tutum.

 

Din adamlarının cemaati gereğinden fazla camide bekletmelerine, bu yüzden namazı ve vaazı uzatmaları da Hoca’yı rahatsız eden bir tutumdur. Bu olay, özellikle teravih ve Cuma namazlarında önem taşır. Aylardan ramazandır. Hoca, iftara çağrılır. Önce vakti geçmesin diye akşam namazı kılınacak ardından iftar edilecektir. İmam, namazı oldukça yavaş kıldırmaktadır. Bu yüzden Fatihayı yavaş yavaş okur. Ardından “Yasin” diyerek bu uzun sureye başlayacak olur. Hoca bu duruma kızar ve namazını bozarak hemen saftan ayrılır ve yalnız kılmaya başlar. Bu arada Hoca, Yasin’in ikinci ayetini okuyup hemen rükûa varınca “Bak şimdi oldu” diyerek tekrar cemaate katılır.

 

Hoca, din meselesinde değeri olmayan meselelerin din adına bilinmesini, anlatılmasını da asla uygun karşılamaz. Bu konuda da yüzü hep hayata ve gerçeğe dönüktür. Şu fıkrasına da bu açıdan bakalım: Hoca merhum, köyleri dolaşıp halka vaaz etmektedir. Bir kasabaya varınca orada birkaç gün kalmaya karar verir. Üç – dört gün kalır, halka va’z eder. Fakat kimse Hoca’ya “aç mısın, susuz musun?”, demez. Cemaat gereksiz bilgilerin peşindedir. Hoca bir gün konuşmasında İsa Aleyhisselâm’ın dördüncü kat semada olduğunu ve Allah’ın izni ile orada durduğunu anlatır. Camiden çıkarken cemaatten biri “Hocam çok merak ettim, acaba İsa Aleyhisselâm dördüncü kat semada ne yiyip, ne içiyor? diye sorar. Hoca’nın tepesi atar ve yakınlarındaki cemaatin de duyabileceği bir şekilde, “ Yahu siz ne biçim adamlarsınız? Ben günlerden beri kasabanızda duruyorum, bana nasılsın, aç mısın, susuz musun diye sormuyorsunuz da tâ dördüncü kattaki Isa Aleyhisselâm’ı soruyorsunuz!” der.

 

Öte yandan Hoca, dinde estetik tutum ve davranışı da çok önemli bulmaktadır. Ona göre dinde güzellik esastır. Ezan, Kur’an-ı Kerim, güzel sesli insanlar tarafından okunmalıdır. Bu hem metnin şanına yakışır bir durumdur hem de muhatabın üzerindeki tesiri açısından önemlidir. Bu anlamdaki bir fıkrası şöyledir: Mahallenin çirkin selsi müezzini ezan okuyormuş. Hoca, minarenin altına durup yukarıya şöyle seslenir: “Evladım ne bağırıp duyursun. Öylesine dalsız budaksız bir ağaca tırmanmışsın ki!…Seni kolay kolay kurtaramayız oradan.”

 

Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama belirtilmesi bir daha gereken husus Hoca’nın gerçek anlamda bir adamlı oluşu ve halkı bu şekilde aydınlatıcı tavrıdır.

Yorumunuz için teşekkürler