Neveser (Zİya Osman Saba)

Aklımda öyle kaldığı için, şimdi ona Neveser diyorum. Ara­dan yıllar geçti. Ona ilk bindiğimde, ayaklarımın yere değmediğini hatırlıyorum.

O şimdiki vapurlar gibi, iskelelere ateş alırcasına yanaşıp kalkmıyor, kimseyi koşturmuyor, kimseye vapur kaçırtmıyordu. O şimdiki gibi zil sesiyle değil, iskele memurunun düdüğünü öttürmesi, çımacının halatını çıkarıp yol vermesi ile yavaş yavaş Moda’ya doğru sessizce süzülüyordu… Neveser’İe İstanbul’a her inip dönüşümde onun her yerinin, her köşesinin zevkine ayrı ayrı varıyordum…

Caha sonraları, kâh sevinçli bir imtihan dönüşümün, kâh Babıâii’ye keyifli, keyifsiz gidişlerimin vapuru olmuştur…

Aradan yıllar geçiyor, Neveser ile beraber denize çıkan gemi­ler birer birer ıskartaya ayrılırken, Neveser hepsinden dayanıklı çıkarak, çalışmasına devam ediyordu. Vapur iskelesinde yolcuları karşılamaya gelenler sürekli değişiyorlardı. Dün sevgilisini bir gül ile karşılayan genç, bugün bebek arabası ile gelen eşini bekliyordu…

Bu yaz da Neveser’e, Öleceğini anladığımız sevgili hasta İle son görüşlerimizin biri olduğunu bile bile konuşmalarımız gibi, bu yaz da bir iki kere olsun, iş dönüşü binebildim… O artık iske­lelere “Bırakın da şuracıkta biraz daha dinleneyim” demek ister gibi yaslanıyor, yanaştığı iskeleden güç bela, sanki dürtülmekle ayrılı­yor, öylesine yorgun argın çalışıyordu…Yanından geçen genç vapurlara mahzun mahzun yol veriyordu. Arada bîr yaptığı arı­zalar, gazetelerde bile haber konusu oluyordu…

Gün gelecek, bir zamanların genç, dinç, acar Neveser’i, bir zamanlar dilimli tentesini Öylesine bir sevinçle çırpmdırdığma, burnuyla yarıp köpüklendirdiği suları ta adının hizalarına kadar çıkarttığına bir eski deniz salnâmasesindeki fotoğrafı şahitlik eden vapur, orada, insanların yattığı büyük bir mezarlığa baka baka insanların kaderine benzeyen bir kaderle çürüyüp gidecek.