Cadı kazanı: Alabildiğine dedikodu yapılan, fesat kurulan yer, ortam. Caka satmak : Gösteriş yapmak, büyüktük taslamak ; çalım satmak.

Cami yıkılmış ama mihrabı yerinde : Yaşlanmış ama eski güzelliğini

pek yıtirmemiş kadın İçin söylenir.

Can acısı: Vücudun herhangi bir yerinde duyulan şiddetli acı, ağrı.

Can afacak (can alıcı) (yer, nokta) : Bir konunun ya da şeyin en

önemli noktası (yeri).

Can almak : Ölüme yol açmak, öldürmek.

Can atmak (bir şeye, bir şey yapmaya) : Onu elde etmeyi, herhangi

bir duruma kavuşmayı çok istemek.

Cana can katmak : İnsanın dinçliğini, neşesini artırmak, yaşamayı da­ha çekici duruma getirmek. Cana kastetmek : bk. Canına kastetmek. Cana kıymak : bk. Cantna kıymak.

Cana yakın : -1. Sevimli, içten, sokulgan kimse. -2. Şirin, gönül okşayı­cı şeyler için kullanılır.

Can benim, çıksın elin canı: “Ben sağlığıma, sahip olduğum şeylere düşkünüm, bunun için ben üzülmeyeyim de, başkalarına ne olursa olsun.” anlamında.

Can beslemek : Hiç kaygı duymadan, yalnızca yiyip içip rahatına bak­mak.

Can borcu : İnsana yaşama olanağı veren Tanrı’ya ya da kendisini ölüm tehlikesinden kurtaran bir kimseye olan manevi borç.

Can borcunu ödemek : Ölmek, vefat etmek.

Canciğer kuzu sarması: Birbirlerinden hiç ayrılmayan, birbirini çok seven, içli dışlı, candan {iki dost). (Kars. Ahbap çavuşlar, İki ahbap çavuş.)

Can çekişmek : -1. (Canlı için) Ölmek üzere bulunmak, son nefesini vermek üzere olmak. -2. Sona ermek, yıkılmak üzere olmak. -3. (Gü­neş) Batmak üzere olmak.

Can damarı: -1. Bir İnsanın kendisi için en gerekli saydığı şey. -2. Bir şeyin en önemli, en duyarlı yönü.

Can damarına basmak : -1. Bir kimsenin en önemli, en duygulu yönü­nü açığa vurmak. -2. Bir İşin en Önemli noktası üzerinde durmak.

Candan (canından) geçmek : Bir şey uğrunda canını bile verebilecek ölçüde bir özveri içinde olmak; o şey için ölümü göze almak.

Can dayanmamak (bir şeye): -1. Kötü, aa bir durum karşısında da­yanıklılığını yitirmek. -2. Sevinçli bir durumdan hoşnut olmak.

Can derdine düşmek: Kendi canını korumak, kurtarmak için çaba göstermek, kendini kurtarmaya bakmak.

Can dostu : Pek içten dost, çok sevilen dost.

Can düşmanı: Aşırı düşmanlık gösteren kimse, şey.

Can evi: -1. Kalp, yürek, gönül. -2. Bir şeyin en duyarlı noktası.

Can evinden (evine) vurmak (yıkmak) (birini) : En duyarlı yerinden saldırmak, en hayati noktasından yaralamak.

Can feda (kurban) : Uğrunda ölüm bile göze alınabilecek kadar gü­zel, iyi olan kimse, şey için söylenir.

Can (canı) gelmek : Güç kazanmak, canlanmak.

Can havli ile : Canını kurtarmaktan, ölüm korkusundan kaynaklanan güçtü tepkiyle..

Can havline düşmek : Canını kurtarmak kaygısı içinde olmak.

Canı acımak: Vücudun herhangi bir yerinde acı duymak ; canı yan­mak.

Canı (yüreği) ağzına gelmek : -1. Çok heyecanlanmak. -2. Çok kork­mak.

Canı burnuna gelmek : Bir şey yapılırken çok zorluk çekmek; bunal­mak.

Canı burnunda : Yorgun, bezgin; olup bitenlere kazanamayacak du­rumda olan.

Canı cehenneme : Sevilmeyen bir kimse ya da şey İçin duyulan nefre­ti, öfkeyi ya da umursamazlığı anlatmak için söylenir.

Canı çekilmek : Vücudun bir organı için, gücünü canlılığını yitirmek.

Canı çekmek (bir şeyi) : Onu istemek, arzulamak, ona imrenmek. (Kars. Ağzı sulanmak, gönlü çekmek.)

Cam çıkmak: -1. Zor bir İş görüp pek bitkin bir duruma düşmek. -2. Çok örselenip yıpranmak. -3. Ölmek.

Canı geçmek : Uyumak, dalmak.

Canı gelmek: bk. Can gelmek.

Canı gitmek (bir şeye) : Özen gösterilen, üzerine titrenen bir şeye za­rar gelecek diye çok kaygılanmak.

Canı gönülden (yürekten) : İçtenlikte, samimi olarak, İsteyerek.

Canı ile oynamak : Tehlikeli işlerle uğraşmak.

Canı ile uğraşmak : Eski sağlıklı durumuna kavuşmaya çalışmak, öt­memek için çaba harcamak.

Canı istemek (bir şeyi): -1. Bir şeyi yapmaya ilgi, heves duymak. -2. Bir şeye karşı içinde istek uyanmak.

Canı isterse : Olumsuz bir yanıt karşısında, “Kabul etmezse etmesin” anlamında umursamazlık bildirir.

Canıma değsin : bk. Oh canıma d eğ s in.

Canımın içi: Canım kadar çok sevdiğim kimse.

Canımı sokakta bulmadım : ‘Bu sıkıntıya katlanmaya, bu tehlikeye atıl­maya hiç niyetim yok.” anlamında.

Canım yanmaz: Üzülmeye konu olan şey ile yol açtığı kötü durum arasında denklik olmadığı durumlarda kullanılan yazıklanma sözü.

Canına acımamak: Kendini tehlikelerden korumayı düşünmemek,, kendini yıpratmak, sağlığını düşünmemek.

Canına değmek : Hoşlandığı bir şey olduğu, bir şeyi yaptığı için keyif­lenmek.

Canına değsin : “Yapılan iyilikler o ölmüş kimseye ulaşsın, onun ruhu’ şad olsun.” anlamında.

Canına düşkün : Kendine iyi bakan, her şeyine Özen gösteren, rahatı­na düşkün (kimse).

Canına (cana) kastetmek : öldürmeye niyet etmek.

Canına (cana) kıymak: -1. Bir kimseyi, canlıyı öldürmek, katletmek. -2. Kendini öldürmek, intihar etmek. -3. Gücünü aşan işleri yaparak kendine eziyet etmek.

Canına minnet: Herhangi bir durumu, başka durumlarla karşılaştırdı­ğında daha iyi bulan kimse için söylenir.

Canına okumak : -1. Bir kimseye, hayvana, şeye büyük zarar vermek. -2. İyi bir şeyi, yolunda giden bir işi berbat etmek.

Canına susamak :Belayı üzerine çekecek, kendisinin ölümüne yol aça­cak davranışlarda bulunmak. (Kars. Belasını aramak, eceline susa­mak.)

Canına tak demek (etmek): Bir sıkıntı, olumsuzluk, artık katlanılmaz duruma gelmek. (Kars. Bıçak kemiğe dayanmak)

Canına tükürdüğüm (tükürdüğümün, üfürdüğüm): Kızılan bir şey­den söz ederken söylenir.

Canına yandığım (yandığımın) : Öfke, hayranlık, sevgi gibi duyguları belli ezgilemelerle anlatır. .

Canına yetmek: -1. Artık dayanamayacak duruma gelmek, bezmek, bıkmak. -2. Bıktırmak, bezdirmek.

Canından bezmek (bıkmak, usanmak) : Yaşama isteği yok olacak ka­dar sıkıntı içinde olmak.

Canından geçmek : bk. Candan geçmek.

Canından etmek (birini) : Onun ölümüne yol açmak, onu öldürmek.

Canından olmak: ölmek.

Canını acıtmak : Bir yerinin acımasına yol açmak.

Canını almak: -1. Öldürmek. -2. Çok sevindirmek, canını verdirecek kadar memnun etmek.

Canını bağışlamak: Öldürmekten vazgeçmek.

Canını cehenneme göndermek : öldürmek.

Canını çıkarmak : -1. Öldürmek. -2. Çok yormak, hırpalamak. -3. Boz­mak, yıpratmak, eskitmek.

Canını dar atmak (bir yere): Tehlikeli durumdan güçlükle kurtularak bir yere sığınmak.

Canını dişine takmak (almak) : Bir işe her türlü tehlikeyi göze alarak, bütün gücüyle girişmek.

Canının derdine düşmek : Tehlikeli bir durumda kendinden başkasını düşünmemek.

Canını sıkmak: Neşesini kaçırmak, keyfini bozmak, üzmek.

Canını sokakta (pazarda) bulmamak : Bedeni olur olmaz şeylerle yıpratmamak, sağlığın değerini bilmek.

Canını vermek : Değerli bir şey uğruna her türlü fedakârlığı yapmak, hatta ölümü bile göze almak.

Canını yakmak : -1. Bir yerini acıtmak, act vermek. -2. Sıkıntı ve zara­ra uğratmak.

Canı pahasına : Ölümü göze alarak, hayatını tehlikeye atarak.

Canı sağ olsun: Çeşitli kayıplar karşısında “Kendisi sağ ya, önemli olan bu” anlamında teselli sözü.

Canı sıkılmak: -1. Yapacak bir işi, oyalanacak bir şey olmadığı için bir sıkıntı duymak. -2. Bir olaydan, durumdan büyük üzüntü duymak; neşesi kaçmak. -3. Bir kimse için yan üzülmek, yan öfkelenmek.

Canı tatlı: Zorluklara katlanmayı göze almayan (kimse).

Canı tez: Bir işin çabucak yapılmasını isteyen, sabırsız (kimse). (Kars. İçi tez.)

Canı yanmak : -1. Vücudun herhangi bir yerinde aa duymak; canı acı­mak. -2. Aa bir deneme geçirmek, bir İşte büyük zarara uğramak.

Canı yok mu? : -1. “O, bu sıkıntıya nasıl dayanıyorsa sen de dayanma­lısın.” -2. “Ona bu kadar zor bir işi yaptırmak insafsızlıktır.” -3. “O da o şeyden istiyor.” anlamlannda.

Can kalmamak : Gücü tükenmek, bitkin duruma gelmek.

Can kaybı: Tehlikeli bir durumda meydana gelen ölüm; ölüCan kaygısı (korkusu) : -2. Öleceğini sanmaktan doğan korku. -2. Bu korkuyla ölmemek İçin çabalama.

Can kaygısına düşmek : Hayatını’ kurtarmaktan başka bir şey düşün­memek.

Can kulağı ile dinlemek (birini, bir şeyi): Anlatılanları iyice kavrama­ya çalışarak, dikkatlice dinlemek.

Can kuşu: Ruh.

Canla başla : Her türlü fedakârlığı göstererek, var gücüyle.

Canlı cenaze : Çok zayıf, çelimsiz (kimse).

Can sağlığı: -1. İhsanın sağ ve sağlıklı olması. -2. İçinde bulunulan iyi durumla yetinmek, daha iyisini beklememek gerektiğini belirtmek için söylenir.

Can sıkıcı: Üzüntü ve tedirginlik veren, üzücü, sıkıntılı.

Can sıkıntısı: Yapacak bir iş ya da oyalanacak bir şey bulamayan kimsenin duyduğu ruhsal tedirginlik, bunalım.

Can sıkmak: Usanç vermek, bıktırmak.

Can vermek : -1. Ölmek. -2. Kutsal sayılan şeyler için hayatını feda et­mek. -3. Diriltmek, canlandırmak.

Can yakmak: -1. Acıtmak, eziyet etmek, zulmetmek. -2. Bîr kimseyi büyük zarara uğratmak.

Can yoldaşı: Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse, hay­van, şey.

Cartayı çekmek : -1. Ölmek. -2. Yellenmek, osurmak.

Cart curt etmek : “Şöyle yaparım, böyle yaparım” diye yüksekten ko­nuşmak, korkutmaya çalışmak.

Cart kaba kâğıt: “Senin yüksekten atmana, korkutmana hiç kimse al­dırmıyor.” anlamında.

Cavlağı çekmek: Ölüp gitmek.

Cebi delik: Parasız, züğürt (kimse).

Cebinde akrep olmak: Cimri olmak, para harcama konusunda çok is­teksiz davranmak. (Kars. Elî cebine varmamak.)

Cebinden çıkarmak (birini) : Zekâ, bilgi, beceri vb. bakımlardan söz konusu kimseden üstün olmak.

Cebine indirmek (atmak) (bir şeyi) : Hakkı olmayan bir şeyi kendine mal etmek.

Cebini doldurmak: Fırsatlardan yararlanıp bol para kazanmak.

Cebi para görmek: Artık para kazanmaya başlamak; eli para gör­mek.

Cehennem azabı: Dayanılmaz, çok büyük üzüntü, eziyet.

Cehenneme kadar yolu var: “Hiç buralarda görünmesin, defolup git­sin, cehenneme gitsin.” anlamında kızgınlık sözü.

Cehennem gibi: Çok aşırı ölçüde sıcak.

Cehennemin dibi (bucağı) : Çok uzak, varılması pek güç yer.

Cehennemin dibine gitmek, cehennem olmak : Defolup gitmek.

Cemaziyelevvelîni bilmek (birinin): Onun herkesçe bilinmeyen, geç­mişteki kötü bir durumunu bilmek.

Cephe almak (birine) : Ona karşı düşmanca tavır takınmak; bir düşün­ceye karşı olmak, direnmek.

Cepheden hücuma geçmek : Doğrudan, açıkça karşı çıkmak.

Cesaret almak (bulmak) : Bir kimseye, şeye güvenerek gücü artmak.

Cesaret etmek (bir şeye): Tehlikeli bir işe korkmadan girişmek, güç-

füğü ya da tehlikeyi göze almak.

Cesaret gelmek : Yılgınlığı gitmek, yüreklenmek.

Cesaret göstermek : Yürekli davranmak.

Cesaretini kırmak : Cesaretini yok etmek, yürekliliğini sarsmak, umut­suzluğa düşürmek.

Cesaret vermek (birine) : Birinin yılgınlığını gidermek, birini yüreklen­dirmek; ona moral vermek.

Cevabı yapıştırmak (dayamak): Karşısındakine hiç de beklemediği ters ve kesin bir yanıt vermek.

Cevahir (cevher) yumurtlamak : Saçma sapan konuşmak.

Cevap vermek (bir şeye) : Bir gereksinimini karşılamak.

Cevher yumurtlamak : bk. Cevahir yumurtlamak.

Ceza almak: -1. (Öğrenci için) Cezalandırmak. -2. (Suçlu İçin) Para ödeme zorunda bırakılmak.

Ceza çekmek: İşlediği suçtan ötürü hapiste yatmak; cezasını çek­mek.

Ceza kesmek (bîrine) : Bir görevli, yasadışı bir davranışı nedeniyle suçluya para cezası yazmak.

Cezasını çekmek: -1. bk. Ceza çekmek. -2. Yaptığı yanlış bir işin, davranışın zararını görmek.

Cezaya çarptırmak (birini) : Onu cezalandırmak.

Ceza yemek : Cezalandırılmak. (Kars. Hüküm giymek.)

Cıcığı çıkmak : Çok hırpalanmak.

Cici bici: Güzel, İyi, yeni, sevimli, renkli ve süslü eşyalar için söylenir.

Cicim ayı: Evliliğin ilk zamanları, balayt.

Ciğeri beş para etmez: Çok değersiz, aşağılık, İşe yaramaz kimse için söyfenir.

Ciğerini okumak : Bir kimsenin ne düşündüğünü pek iyi bilir durumda olmak.

Ciğeri sızlamak (parçalanmak) : Çok acı duymak, üzülmek (Kars. İçi burkulmak, sızlamak, parçalanmak.)

Cim karnında bir nokta : Hiçbir şey bilmeyen, kara cahil kimse için söylenir.

Cin çarpmak: Boş inançlara göre cinlerin saldırısına uğrayıp hastalan­mak, sakatlanmak, aklını yitirmek.

Cin çarpmışa dönmek : Neye uğradığını anlayamayacağı kötü bir du­ruma düşmek.

Cin fikirli: Çok akıllı, çok zeki, çok kurnaz (kimse).

Cin gibi: Pek anlayışlı ve çok zeki (kimse).

Cin ifrit olmak (kesilmek) : Son derece kızmak, aşırı öfkelenmek.

Cinler cirit (top) oynamak : Bir yerde hiç kimse bulunmamak; bir yer tenha ve ıssız olmak.

Cirit atmak (bir hayvan, bir kimse) : Zararlı yaratıklar yada insanlar meydanı boş bulup istediği gibi davranmak.

Cuk oturmak: -1. bk. Aşığı cuk oturmak. -2. Uygun olmak, uygun düşmek.

Cümbür cemaat: Topluca, hep birlikte.

Ç

Çakılıp kalmak: Bulunduğu yerde uzun süre kımıldamadan kalmak, hareketsiz durmak.

Çalımına getirmek: Tasarlanan bir İş için uygun zamanı ya da duru­mu bulmak.

Çalımından geçilmemek : Kurumundan, büyülenmesinden yanına yaklaşılmaz olmak.

Çalım satmak: Yapay davranışlarla büyüklük taslamak. (Kars. Hava atmak.)

Çalıp çırpmak : Az çok demeden, eline ne geçerse çalmak.

Çalmadan oynamak : Çok neşeli, keyifli bir dyrumda olmak.

Çam devirmek : -1. Karşısındakini gücendirecek söz söylemek. -2. Bil­gisizliğini ele verecek sözler söylemek. (Kars. Pot kırmak, gaf yap­mak.)

Çamur atmak (sıçratmak) (birine) : Birini kötü bir işe bulaşmış göste­rip lekelemeye çalışmak, İftira etmek. (Kars. Kara çalmak, leke sür­mek.)

Çamura yatmak: Borcunu ödememek, verdiği sözü yerine getirme­mek.

Çam yarması gibi: İhyan, iri gövdeli kimse için kullanılır.

Çanak tutmak (açmak) (bir şeye) : Davranışlarıyla ya da sözleriyle kendisine kötü bir söz söylenmesine, kötü davranışlarda bulunulması­na yol açmak. ‘

Çanak yalamak : Dalkavukluk etmek, yaltaklanmak.

Çanak yalayıcı: Yaltaklanan kimse, dalkavuk.

Çan çan etmek (Ötmek) : Durmadan yüksek sesle gevezelik etmek.

Çanına ot tıkamak : Birini sesini çıkaramayacak, zarar veremeyecek bîr duruma getirmek.

Çantada (torbada) keklik : Elde edilmiş sayılan, elde edileceğine ke­sin gözüyle bakılan (şey).

Çapraza getirmek (birini) : Onu tuzağa düşürmek.

Çapraza sarmak : İçinden çıkılması güç duruma gelmek. (Kars. Çar­şafa dolanmak.)

Çaptan düşmek : -1. Çalışma düzenini bozmuş olmak. -2. Değerin­den bir şeyler yitirmek.

Çarçur etmek (bir şeyi) : Elindeki parayı vb’yi gereksiz yerlere harca­yıp tüketmek.

Çarçur olmak : Yararsız yere harcanıp ziyan olmak.

Çaresine bakmak : Bir işin, sorunun çözüm yolunu bulmak.

Çarığı ters giydirmek (birine) : bk. Pabucu ters giydirmek.

Çarıklı erkânıharp : Okuması yazması olmadığı halde kurnaz ya da uyanık davranan kimseler için şaka yollu kullandır.

Çark etmek: Verdiği sözden ya da yapacağı İşten dönmek. (Kars. Yüz geri etmek.)

Çarpık çurpuk : Çok çarpık; eğri büğrü. (Kars. Eciş bücüş.)

Çarşafa dolanmak : İçinden çıkılmaz duruma gelmek. (Kars. Çapraza sarmak.)

Çarşambadır çarşamba (demek): Bir konuda gereksiz yere inat (et­mek).

Çatal kazık : -1. Bir konuda değişik tutumları yüzünden işin yürümesi­ni engelleyen yetkili kimseler. -2. Çok karışık durum.

Çatık yüz (çehre, surat) : Öfkeli yüz.

Çatır çatır çatlamak : Çok kıskanmak.

Çat kapı: Beklenmedik bir anda.

Çatlak ses : Uyumu bozan, istenmeyen söz ya da davranış.

Çatlasa da patlasa da ; “Her türlü çareye başvursa da, ne kadar karşı çıkarsa çıksın.” anlamında.

Çat pat: -1. Her yerde hazır ve nazır bulunan. -2. Biraz, yarım yama­lak.

Çaydan (denizden) geçip darede boğulmak : Bir işin yapılması sıra­sında büyük engelleri aşıp tam sonuca ulaşılacağı anda önemsiz bir-neden yüzünden başarısız olmak.

Çayı görmeden paçaları sıvamak : bk. Dereyi görmeden paçaları sı­vamak.

Çek arabanı: ‘Yıkıl, git, defol.” anlamında hakaret sözü.

Çekeceği olmak (birinden, bir şeyden) : Karşılaşacağı kötü durumlar olmak.

Çekidüzen vermek (üstüne başına, bir yere) : Dağınık bir yeri, üstü­nü başını düzgün duruma getirmek, düzeltmek.

Çekip çevirmek (bir yeri) (birini) : -1 .Bir yeri, kuruluşu düzene koy­mak, iyi biçimde yönetmek. -2. Birini tutumlu, düzgün yaşayabilir du­ruma getirmek.

Çekip gitmek : Uzaklaşmak, sıvışmak, kaybolmak.

Çekirdekten yetişme : Bir meslekte küçük yaştan itibaren görgü ve deneyimini arttırarak ustalaşan kimse için kullanılır.

Çek (çekiver) kuyruğunu: “Artık ondan hiçbir şey bekleme!”

Çelişkiye düşmek : Sözleri ya da davranışları; sözleri ile davranışları birbirini tutmamak, birbiriyle çelişmek; tenakuza düşmek.

Çelme atmak (takmak) (birine) (bir işe) : -1. Çelme ile onu düşür­meye çalışmak. -2. İşin başarı ile sonuçlanmasını engellemek.

Çene çalmak : Oradan buradan konuşmak, gevezelik etmek.

Çenen tutulsun : “Konuşamaz ot” anlamına İlenme sözü.

Çenesi açılmak : Durmaksızın konuşmak, gevezelik etmek.

Çenesi durmamak (düşmek) : Durmadan konuşmak, gevezelik et­mek.

Çenesi düşük : Sürekti ve dayanılmayacak kadar çok konuşan, geve­ze kimse için söylenir.

Çenesi kuvvetli: Kolay ve etkili konuşan kimse için kullanılır.

Çenesini açtırmak: Konuşması için uygun ortam hazırlamak, fırsat vermek.

Çenesini (bıçak) açmamak : Herhangi bir nedenle, hiç konuşmamak.

Çenesini kapamak (kesmek) : -1. Artık konuşturmamak. -2. Susmak.

Çenesini tutmak : Konuşmamak, sır saklamak; ağzını tutmak*

Çene yarıştırmak : Gevezelik etmek.

Çeneye tutmak (birini) : Aralıksız konuşarak ve konuşturarak onu oyalamak.

Çene yormak : Boşuna konuşmak.

Çetin ceviz: -1. Yola getirilmesi, kendisine bir durum ya da düşünce­nin benimsetilmesi zor olan kimse için söylenir. -’2. Başarılması ol­dukça güç olan iş için söylenir.

Çevir kazı yanmasın : Kırdığı potun farkına varınca sözünü çevirmeye kalkışanlara alay ya da şaka yollu söylenir.

Çevre yapmak : Girişkeniigiyle pekçpk dost edinmek; muhit yapmak.

Çıban başı: -1. Kurcalanırsa sonucu kötüye varma olasılığı bulunan sorun. -2. Varlığı, düşünceleri, eylemleri sûrun yaratan kimse.

Çrfrt çarşısı (gibi): Çok karışık yer için söylenir.

Çığır açmak : Bir alanda eski görüş, anlayış, biçim ya da yöntem yeri­ne yenisini getirmek, başlatmak.

Çığırından çıkmak: -1. Doğru yoldan ayrılmak. -2. Düzeltilmesi güç bir duruma girmek.

Çığlık atmak (koparmak) (çığlığı basmak) : Kulakları tırmalayacak korkunç sesler çıkararak acı acı bağırmak.

Çığlık çığlığa : Çığılık ata ata, bağırıp çağırarak.

Çıkar yol: İnsanı güç durumlardan kurtaran davranış, başarıya ulaştı­ran seçenek, çare; çözüm yolu.

Çıkış yapmak: Bir tartışmada, karşıt görüşte olanları susturmak ama­cıyla sert davranışta bulunmak.

Çıkmaza girmek: Bir iş içinden çıkılamayacak bir duruma gelmek, (Kars. Batağa saplanmak.)

Çıkmaz ayın son çarşambası: “Bilinmeyen ve bilinmeyecek olan bir zamanda, hiçbir zaman.’ anlamında şaka yollu söylenir.

Çıldırmak işten (bile) değil: “Söz konusu ters, aykırı bir durum karşı­sında insan delirebilir.” anlamında söylenir.

Çıngar çıkarmak : Gürültü ve kavgaya yol açmak.

Çırasını yakmak: Olumsuz ilişkisi ya da kötü davranışı yüzünden biri’ ni büyük bir zarar uğratmak.

Çıt çıkarmamak: En küçük bir ses bile çıkarmamak.

Çıt çıkmamak : En hafif bir ses bile çıkmamak.

Çıtı çıkmamak : Sessiz durmak, uslu oturmak, yaramazlık etmemek.

Çiçeği burnunda (çiçeği burnunda, çamuru karnında) : -1. Taze, he­nüz çıkmış şey için söylenir. -2. Yeni oluşmuş, yeni yapılmış, şey için söylenir. -3. Bir konuda yeni olan kimse için söylenir.

Çiçek gibi olmak: Temizlenip paklanmak, göze hoş görünen duruma gelmek.

Çift çubuk : Tarım yapabilmek için gerekli üretim araç ve gereçleri.

Çift dikiş : Aynı sınıfta iki yıl okuyan öğrenci.

Çifte kumrular: Birbirlerinden hiç ayrılmayan, birbirlerini çok seven kimseler. (Kars. Ahbap çavuşlar, iki ahbap çavuşlar.)

Çiğ çiğ yemek<(birinî): Öldürecek derecede Öfkelenmek.

Çiğlik etmek : Uygunsuz, yersiz davranışta bulunmak.

Çiğneyip geçmek : Gereken ilgi ve saygıyı göstermemek.

Çiğ yemedim ki karnım ağrısın : “Suç işlemedim, neden korkayım?” anlamında.

Çile çekmek : Sıkıntı içinde bulunmak, sıkıntı çekmek.

Çileden çıkarmak (birini): Birini densiz söz ve davranışlarıyla çok kız­dırmak. (Kars. İfrit etmek.)

Çileden çıkmak: Sabır ve dayanma gücünü yitirip taşkınlık göster­mek; kendini kaybetmek. (Kars. İfrit olmak.)

Çile doldurmak (çıkarmak): Sürekli sıkıntı ve eziyet içinde bulunma­nın sona ermesini beklemek.

Çilingir sofrası: Hafif mezelerle donatılmış içki sofrası.

Çil yavrusu gibi dağılmak: Kotu bir durum karşısında, perişanca her biri bir yana dağılmak; kaçışmak.

Çimdik atmak (basmak) (birine): Onu çimdiMemek.

Çirkefe bulaşmak: Kötü sonuçlar doğurabilecek bir işe ya da şirret bi­rine sataşmak.

Çirkefe taş atmak (çirkefi üzerine sıçratmak); Kötülüğü dokunabile­cek birinin saldırısına yol açacak bir davranışta bulunmak, söz söyle­mek.

Çivi gibi: -1. Sağlam yapılı, çevik (insan). -2. (Su için) Çok soğuk.

Çivi kesmek : Çok üşümek.

Çizmeden yukarı çıkmak : Olanaklarının elvermeyeceği bir işe karış­mak, aşın gitmek

Çocuk işi: Kolay ya da önemsiz iş.

Çocuk oyuncağı :-1. Pek Önemli sayılmayan. -2. Kolay yapılabilecek iş için kullanılır.

Çoğu gitti azı kaldı (keli gitti, dazı kaldı): “Ele alınmış olan işin bü­yük bölümü, en zor, en önemli yanı tamamlandı, geriye önemsiz bir bölümü kaldı.” anlamında.

Çok bilmiş: -1. Zeki, akıllı (kimse). -2. Sinsi, kurnaz, çıkarını gözeten (kimse).

Çok gelmek: -1. Gereğinden fazla olmak. -2. Katlanılmaz, çekilmez ol­mak.

Çok görmek (bir şeyi birine): -1. Bir şeyi bir kimseden esirgemek, o şeyi ona değer bulmamak. -2. Birinin bir davranışını yadırgamak.

Çok olmak : Davranışları sınmnı aşarak dayanılmaz, çekilmez duruma gelmek, usandırmak.

Çoluk çocuk: -1. Bir kimsenin çocukları. -2. Bir kimsenin ailesi; eşi ve çocuklan. -3. Yaşça küçük ve deneyimsiz kimseler için alay yolu söy­lenir.

Çorap örmek: bk. Başına çorap örmek.

Çorap söküğü gibi gitmek (gelmek): Bir kez başlayınca arkası çok kolay, kendiliğinden gelmek.

Çorbada tuzu bulunmak: Yapılan işte ya da bir hizmette küçük de ol­sa bir katkısı katkısı olmak, ona emeği geçmek.

Çöp atlamamak: Çok titiz ve dikkatli olmak, gözünden hiçbir şey kaç­mamak.

Çöpe dönmek : Çok zayıflamak; çok güçsüz olmak.

Çöp gibi (çöpten çelebi}: Çok zayıf, güçsüz (kimse).

Çöpsüz üzüm : -1. Sorun çıkaracak pürüzleri olmayan, kârlı İş. -2. Bak­mak zorunda olduğu çok yakın akrabası olmayan eş.

Çubuğunu tüttürmek: Sorunsuz ve sıkıntısız bir hayat sürmek.

Çukurunu kazmak: Birinin felaketine yol açacak girişimlerde bulun­mak. (Kars. Tuzak kurmak.)

Çulu düzeltmek (düzmek): -1. Giyimini yenilemek. -2. Paraca iyi du­ruma gelmek.

Çürük tahtaya basmak: İncelemeden, önlem almadan tehlikeli bir işe girişmek; aldatılmak.